Ana Sayfa Liste Filmekimi 2025: Dizi-Mania’nın Önerdiği 10 Film

Filmekimi 2025: Dizi-Mania’nın Önerdiği 10 Film

1980
Nouvelle Vague

Sonbahar aylarının vazgeçilmez festivali Filmekimi, bu yıl 23. kez düzenleniyor. Festival sinemaseverleri Cannes, Venedik ve Toronto başta olmak üzere dünya festivallerinden öne çıkan filmleriyle buluşturacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, Paribu sponsorluğunda düzenlenen Filmekimi, bu yıl İstanbul’un yanı sıra Ankara, Eskişehir ve İzmir’de de sinemaseverlerle buluşacak. Festival 3-12 Ekim arasında İstanbul’da, 9-12 Ekim arasında Ankara’da, 16-19 Ekim arasında Eskişehir’de ve son olarak 23-26 Ekim arasında İzmir’de gerçekleşecek. Bu yıl bilet satışları 26 Eylül Cuma günü itibariyle başlıyor. (Detaylar şurada.)

Festival bu yıl da yine farklı ülkelerden, farklı festivallerden çeşitli filmleri sinemaseverlerin beğenisine sunuyor. Kendim katılamayacak olsam da sizler için 10 filmlik ilgi çekici yapımlardan oluşan bir öneri listesi hazırlamak istedim.

İşte Filmekimi 2025 için (oldukça kişisel sebeplere ve beğenilere dayanarak) hazırladığım 10 filmlik liste:

Roofman / Çatıda Biri Var

Roofman / Çatıda Biri Var

I Know This Much Is True dizisi, Blue Valentine ve The Place Beyond the Pines filmlerinin yönetmeni Derek Cianfrance‘ın son filmi gerçek olaylardan esinlenen, hem eğlenceli hem de aksiyon dolu bir polisiye. Parlak oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, “Çatı Hırsızı” Jeffrey Manchester’ın gerçek öyküsünden esinleniyor. Şeytan tüyüyle sevimli olduğu gibi sevgi dolu bir baba olan Jeffrey, çatıdan girerek 45 restoran soyar, yakalanır, hapse girer. Bir süre sonra hapisten kaçıp hiç fark edilmeden bir oyuncak mağazasında yaşamaya başlar, hem de altı ay boyunca. Bir mağaza çalışanına âşık olduğundaysa sürdürdüğü çifte hayatı su yüzüne çıkar ve soluk soluğa bir kedi-fare oyunu başlar. Çatıda Biri Var, eylül ayında Toronto’da dünya prömiyerini yaptıktan sonra ilk gösterimlerinden birini Filmekimi’nde yapıyor.

(Film, Türkiye’de 31 Ekim’de gösterime de girecek).

Neden seçtim?
1- Hem Channing Tatum’u çok seviyorum, hem de kadronun kalanı da müthiş.
2- Açıkçası içimizin karardığı şu günlerde biraz daha eğlenceli filmlere ihtiyacımız var ve bu filmde festival kataloğundaki nadir eğlenceli yapımlardan biri.


My Father’s Shadow / Babamın Gölgesi

My Father’s Shadow / Babamın Gölgesi

Cannes’da gösterilen bu ilk Nijerya filmi, Belirli Bir Bakış bölümünde dünya prömiyerini yaptı ve ilk film dalında mansiyon kazandı. Film, 24 Haziran 1993’te geçiyor. Bu, iki oğlan çocuğu için çok önemli bir gün çünkü pek sık göremedikleri babalarıyla birlikte köylerinden başkent Lagos’a gitme fırsatı yakalıyorlar. Ne var ki 24 Haziran, Nijerya tarihinin de en önemli günlerinden biri çünkü o gün seçimler iptal ediliyor ve sokaklarda gerginlik hâkim oluyor. Anlatısını baştan sona çocukların bakış açısıyla kuran Babamın Gölgesi, bu uzun gün boyunca, çocukların babalarıyla küçük köylerinden büyük kente gidişlerini, Lagos’ta geçirdikleri zamanı ve karşılaştıkları farklı kişileri, zorlu dönüş yolundaki kargaşayı takip ediyor. Senaryoyu kardeşi Wale ile birlikte yazan yönetmen Akinola Davies Jr. bu ilk uzun metrajlı filmini, “Lagos’a kanla yazılmış, canlı ve derin hislerle dolu bir aşk mektubu” olarak tanımlıyor.

Neden seçtim?
Bu filmi seçmemde iki önemli sebep var: çocukların bakış açısından anlatılmış olması ve farklı ülke sinemalarını deneyimlemenin çok önemli olduğunu düşünmem. Yıllar evvel yine bir festivalde izlediğim La faute à Fidel! çocukların bakış açısından anlatılan çok sevdiğim bir film olmuştu. Ayrıca filmin fragmanını da inanılmaz etkileyici bulduğumu söylemeliyim.


Frankenstein

Oscar Isaac as Victor Frankenstein in Frankenstein. Cr. Ken Woroner/Netflix © 2025.

Guillermo del Toro Mary Shelley’nin 1818 tarihli klasik romanı Frankenstein’ı sinemaya uyarlamayı yedi yaşından beri hayal ediyordu; bu film, usta sinemacının bugüne kadar gerçekleştirdiği en özel yapıtı. Venedik Film Festivali’nin ana yarışmasında dünya prömiyerini yapan filmde, Oscar Isaac Victor Frankenstein’ı, Jacob Elordi ise ortaya çıkardığı Yaratık’ı canlandırıyor.

Film, 7 Kasım’da Netflix’te yayınlanacak.

Neden seçtim?
1931 yapımı Frankenstein tüm zamanlarda en sevdiğim “canavar” filmlerinden biri. Guillermo del Toro gibi şahane bir yönetmenin bu hepimizin aşina olduğu hikayeye nasıl yaklaştığını gerçekten çok merak ediyorum. Ayrıca, eğer bu filmi büyük ekranda izlemek istiyorsanız bu ilk ve son şansınız olacak maalesef çünkü film vizyona girmeyecek.


Nouvelle Vague / Yeni Dalga

Nouvelle Vague

Bağımsız auteur yönetmen Richard Linklater’ın bu yıl Mavi Ay ile birlikte büyük bir film festivalinde prömiyerini yapan ikinci filmi Yeni Dalga, tam da adının çağrıştırdığı gibi, Fransız Yeni Dalgası’nın en bilindik filmi, Jean-Luc Godard’ın À Bout de Souffle / Nefes Nefese’sinin fikir ve yapım sürecini, üstelik zamanında devrim yaratan aynı tarz ve teknikleri kullanarak anlatıyor. Linklater, “Bu, bir adam ile etrafındakilerin önderlik ettiği kişisel bir sinema devriminin hikâyesi” diyor. Bir sinefilden bir diğerine saygı duruşu diyebileceğimiz film, Cannes’da dünya prömiyerini yaptı ve Altın Palmiye için yarıştı.

Neden seçtim?
Richard Linklater‘ın bu yıl Filmekimi’nde gösterilecek iki filmi var (diğeri Mavi Ay) ama bence Nouvelle Vague çok daha ilgi çekici. Filmin yayın haklarını Amerika’da gösterilmek üzere Netflix satın aldı fakat bizler için sinemaya ve sinemacılara saygı duruşu niteliğindeki bu filmi sinema salonunda izleyebilmek için tek şansımız maalesef yalnızca Filmekimi.


Kokuho

KOKUHÔ

Bir Yakuza ailesinden sahnelerde “milli değer” olmaya giden destansı, parlak, zorlu bir yol… Nagazaki, 1964. Yakuza çete başı babası ölünce, 14 yaşındaki Kikuo ünlü bir Kabuki oyuncusunun yanına evlatlık verilir. Kikuo, adamın oğlu Shunsuke ile birlikte bu geleneksel Japon tiyatro sanatını öğrenmeye başlar. İki genç onlarca yıl boyunca büyür ve gelişir; skandallar ve zaferler, dostlukla ihanet arasında, okuldan en prestijli sahnelere rakip ve kardeş olarak birlikte yol alırlar. Kikuo, yolun sonunda, Kabuki sanatının en büyük ustalarından biri, saygın bir onnagata (kadın karakterleri canlandıran erkek oyuncu) olacaktır. Shuischi Yoshida‘nın (“milli değer” anlamına gelen) aynı adlı kitabından uyarlanan ve 50 yıllık bir dönemi işleyen bu sürükleyici, görkemli, göz alıcı destan Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde dünya prömiyerini yaptı; Japonya’da 10 milyon izleyiciye ulaşarak tüm zamanların en çok izlenen filmlerinden biri oldu ve Oscar’a aday gösterildi.

Neden seçtim?
Filmin hikayesi beni büyüledi…


Genç Anneler / Young Mothers

Young Mothers

Dardenne kardeşler bize her zaman dışlanmışların, görmezden gelinen, gözden çıkarılanların hayatlarından içten, yürekten kesitler sundular. Usta sinemacılara prömiyerini yaptıkları Cannes’da senaryo ödülünü getiren son filmleriyse, beş çok genç anneyi izliyor: Jessica, Perla, Julie, Ariane ve Naïma. Henüz reşit olmayan annelerin kaldığı bir sığınma evine geçici yerleştirilen bu beş genç kadının ortak noktaları, kendileri ve bebekleri için daha iyi bir hayat umudu ve yaşadıkları zorluklar. Genç Anneler Belçika’nın Oscar adayı oldu.

Neden seçtim?
Dardenne kardeşlerin daha önce yine bir Filmekimi’nde izlediğim L’enfant filmini çok sevmiştim, bu filmin hikayesini okuduğumda da aklıma direkt o film geldi ve yönetmenlerinin aynı olduğunu o zaman fark ettim 🙂


Hind Rajab’ın Sesi / The Voice of Hind Rajab

The Voice of Hind Rajab

29 Ocak 2024. Kızılay gönüllülerine acil bir çağrı gelir. Altı yaşında bir kız çocuğu Gazze’de İsrail ateşi altında kalan bir arabanın içinde mahsur kalmış, kurtarılmak için yalvarmaktadır. Kızılay gönüllüleri telefonu kapatmaması için uğraşırken, ona bir ambulans yetiştirebilmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Çocuğun adı Hind Rajab’dir. Bu filmdeki telefon kayıtlarındaki ses, onun gerçek sesidir. “Hind’in sesi, Gazze’nin sesidir. Tüm dünyanın duyduğu ama kimsenin cevaplamadığı bir imdat çığlığıdır. Hind’in sesi hesap verilene ve adalet sağlanana kadar yankılanmaya devam edecek. Sinema Hind’i geri getiremez, ona yapılan zulmü silemez. Ama sinema onun sesini muhafaza edebilir, sınırların ötesinde de yankılanmasını sağlayabilir.” – Kaouther Ben Hania

Neden seçtim?
Çünkü istesek de istemesek de hepimiz Hind Rajab’ın sesini duymak zorundayız.


Uçan Köfteci

Uçan Köfteci

Seyyar köfteci Kadir, öteden beri sahip olduğu uçma isteğini, paramotor denen bir alet sayesinde gerçeğe dönüştürebileceğini keşfeder. O andan sonra, umutla ve yılmadan paraşüt çalışmaya başlar. Bu sıra dışı hayal, çevresindekiler tarafından garipsenir hatta ağır eleştiriler almasına neden olur. Üstelik, şehirdeki politik atmosfer nedeni ile bu uçuş tutkusu, hava sahası güvenliğine tehdit olarak bile görülecek kadar absürt olaylara neden olur. Yaşadığı her şeye rağmen, hayalinin peşini bırakmayan Kadir, rengarenk paraşütü ile gökyüzünde salınma tutkusundan vazgeçmez. Uçan Köfteci dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yaptı. Nazmi Kırık filmdeki rolüyle İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazandı.

Neden seçtim?
Bu yıl festivalde çeşitli Türk filmleri de yer alıyor. Fakat her daim hayallerini gerçekleştirmeye (çalışmaya) inanmış biri olarak, beni hikayesiyle en çok etkileyen film bu oldu.


Gelecek de Gelecek / Colours of Time

Colours of Time

Paris’in altın çağı Belle Époque döneminde bir kadın ile Normandiya’da eski bir evdeki dört genç yabancıyı birbirine bağlayan ne olabilir? Bambaşka hayatlar süren dört uzak kuzen, hiç dokunulmadan toz tutmuş eski fotoğraflar, mektuplar ve tablolar arasından zamanında o evde oturan büyük büyükanneleri Adèle Vermillard’ın hayatını gün yüzüne çıkarıyor. Ve 2025’ten başka bir büyülü döneme, fotoğrafın, sinemanın ve Empresyonizmin doğuşunun dünyayı sonsuza dek dönüştürdüğü 1895’e, 20 yaşındaki Adèle’in hayatına taşınıyoruz. Yönetmen Cédric Klapisch prömiyerini Cannes’da yapan Gelecek de Gelecek için “Barry Lyndon ya da Amadeus gibi filmlerden çok etkilendim; bence tarih bir bakıma sinema yaratıyor” diyor.

Neden seçtim?
Normandiya ve Paris’in eşsiz güzelliklerini arkasına alan, geçmiş ve gelecek arasında gidip gelerek hikayesini anlatan bir dönem, bir sanat filmi.


Yeniden / Rebuilding

Yeniden / Rebuilding

Sundance Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Yeniden, bir felaketin ardından toparlanmaya çalışan ve birbirine kenetlenenlerin dokunaklı hikâyesini anlatırken bir yandan da ABD’nin batı kesimlerinin sakin, sevgi dolu, insancıl bir portresini çiziyor. Önce içinizi parçalayıp sonra da yüreğinizi ısıtan film, nice badireler ardından umudun nasıl kendini gösterdiğini anlatırken toprakla bağımızı vurgulayan, dokunaklı bir dram. Yeniden, mahvedici bir orman yangınında çiftliği yok olan, çekingen Dusty’yi (Josh O’Connor) takip ediyor. Devletin kurduğu bir karavan parkında yaşamını sürdüren Dusty, kendi gibi her şeyini kaybetmiş yeni komşularında teselli buluyor, ama her şeyden önemlisi, küçük kızının solmayan iyimserliği sayesinde sessizce hayatını yeniden kuruyor.

Neden seçtim?
Amerika’nın batısında ve çiftliklerde geçen hikayelere ciddi bir zaafım var. Ve pek çok kişinin aksine henüz Josh O’Connor‘dan o kadar da sıkılmış değilim.


Not: Film tanıtımları Filmekimi web sitesinden aynen alınmıştır.