Her zaman bir seçenek vardır. Hele ki ortada bir aile ve halledilmesi gereken sorunlar varsa. Tabii birazdan bahsedeceğimiz Buckley ailesi, karşısına çıkan sorunlara kendi yöntemleriyle çözüm bulmaya çalışırken her çözüm başka bir sorunu beraberinde getiriyor. Bizlere Scream, Dawson’s Creek, The Vampire Diaries ve daha nicesini sunan Kevin Williamson, bu sefer kendi hikâyesinden esinlendiği bir diziyi karşımıza çıkarıyor: The Waterfront.
Kuzey Carolina’nın Havenport kasabasındayız. Balıkçılığın büyük bir önem taşıdığı bu kasabada aslında her şey Buckley ailesinden sorulmakta. Büyükbaba Buckley’nin bir zamanlar sahibi olduğu balık hali ve küçük restoran, yıllar içinde daha genişlemiş ve büyümüştür. Ayrıca el değmemiş araziler de cabası. İşlerin başındaki oğul Harlan Buckley, iki kalp krizinin ardından kalp piliyle hayatını sürdürmek zorunda kalınca geri çekilmek zorunda kalır. Bu süreçte anne Belle ve oğul Cane kendi yöntemleriyle ellerindekileri tutmaya çalışırlar. Cane’in balıkçı teknelerinde uyuşturucu kaçakçılığına izin vermesi bir gece yarısı hüsranla sonuçlanınca Harlan yeniden işlerin kontrolünü almaya karar verir. Bu arada ailenin ayrık otu Bree, bağımlılıkla mücadelesini sürdürürken geçmişteki hataları yüzünden ergenlik çağındaki oğlunun velayetini kaybetmiştir. Her geçen gün daha da düzelmeye çalışsa da ofis işlerinden muaf tutulur ve restoran bölümünde aileye yardımcı olur. Fakat özel hayatındaki ilişki Buckley ailesine büyük bir tehdit oluşturacaktır.

Buckley ailesinin fertlerine ve onları canlandıranlara gelirsek… Kalp rahatsızlığını düşünmeden işlerin başına geçmeye karar veren Harlan Buckley rolüne Holt McCallany hayat veriyor. Dizilerde veya filmlerde olsun, kendisini uzun zamandır hep yan rollerde gördüğümüz McCallany, nihayet bu hikâyede bir ana karakter olarak karşımızda. Eşinin hastalığı süresince işletmeleri yönetmeye ve borçlar için çare bulmaya çalışan anne Belle Buckley rolünde Maria Bello yer almakta. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden, aileye fayda yerine genellikle zarar getiren Bree Buckley rolünde Melissa Benoist’i izliyoruz. Annesiyle birlikte işletmeleri ayakta tutmak için yardımcı olmaya çalışan küçük kardeş Cane Buckley rolünde Jake Weary var. Havenport’a gelip Buckley ailesinin restoranlarında barmen olarak işe başlayan Shawn rolünde Rafael L. Silva yer alıyor. Cane’in okul yıllarındaki büyük aşkı, babasının hastalığı yüzünden kasabaya geri dönen Jenna rolünde Humberly González var. Cane’in kafasına koyduğunu yapan eşi Peyton rolünde The Originals’dan hatırlayacağımız Danielle Campbell’ı görüyoruz. Bree’nin ergen oğlu Diller’ı Brady Hepner canlandırıyor. Gerardo Celasco/DEA ajanı Marcus Sanchez, Michael Gaston/Şerif Clyde Porter, Dave Annable/Wes Benson rolleriyle dizide karşımıza çıkarken hikâyenin nevi şahsına münhasır karakteri, narsist sosyopat uyuşturucu tedarikçisi Grady rolünde Topher Grace’i izliyoruz. Dizinin yaratıcısı Kevin Williamson, geçimini sağlamak için 1980’lerde uyuşturucu kaçakçılığına başlayan balıkçı babasından esinlenerek bu hikâyeyi ortaya çıkarmış. İzledikten sonra bu güzelim kasabanın çekimleri nerede yapılmış derseniz, Kuzey Carolina’nın Wilmington ve Southport şehirleri olduğunu belirtelim.
The Waterfront, aile dinamiklerinin etrafında şekillenen bir suç dizisi. Hatta aşkı, ihaneti, entrikayı ve suçu bir araya getiren bir pembe dizi gibi. Hikâye bilmediğimiz türden bir şey değil. Yıllar boyunca süregelen miraslarını, mal varlıklarını korumak için her şeyi göze alan bir aile. Ama Kevin Williamson’ın elinden çıkması diziyi izlenir kılan en önemli unsur. Çünkü her ayın yeni dizilerini yazan birisi olarak, gün geçtikçe artan saçma sapan dizilerin arasında bir Kevin Williamson hikâyesi izlemek benim için bir nimet. Ve bir diğer önemli unsur da aile fertleri için yapılan oyuncu seçimleri. Hepsi rollerinde oldukça başarılı, ki Glee’de izlediğimden bu yana kendisini bir türlü sevemediğim Melissa Benoist bile.

***Yazının bu kısımdan sonrası kimi zaman SPOILER içerebilir. O yüzden devam edip etmemek size kalmış…***
Buckley ailesi, ellerindekini tutabilmek için ne yazık ki uyuşturucu seçeneğini değerlendiriyor. Vakti zamanında dede Buckley’nin bu yöntemle ilerlemesi ve ölümüne neden olması ailede büyük sıkıntılara neden olmuş ve Harlan, oğlu Cane’in yeniden uyuşturucu taşıyıcılığına izin vermesinden hiç memnun değil. Keza büyükbabanın ölümüne tanık olan ve hiçbir şey yapamadığı için kendini hep suçlu olarak gören Bree’nin neden hayatında parçalanmalar yaşadığını anlıyoruz. Çocuğunun bulunduğu sırada evi yakmaya çalışması ve erkek kardeşinin mahkemede verdiği ifade velayeti kaybetmesiyle sonuçlanıyor. Bu durumdan dolayı öfkeli ve Cane’ten bir şekilde intikam almak isteyen Bree, bağımlılık toplantılarında tanıştığı ve sevgili olduğu DEA ajanı Marcus’a küçük kardeşine dair bir suç bulabilmesi için muhbirlik yapıyor. Tabii bu seçimi aileyi daha da büyük çıkmazların içine sürüklüyor.
Eşinin aldatmalarını sineye çeken, iyi günden ziyade hep kötü günde desteğini esirgemeyen anne Belle ise kendince biriken borçları kapatma çözümleri bulmaya çalışıyor. Ailenin hiçbir zaman elden çıkarmak istemediği geniş araziyi imara açmak için girişimlerde bulunuyor ama Harlan’a durumu nasıl açıklayacağını da bilemiyor. Bree’ye karşı güveni sarsılmış durumda ve anne-kız arasındaki ilişki pek muhteşem değil. Küçük kardeş Cane ise bir yandan batırdığı uyuşturucu işini düzeltmeye çalışırken bir yandan da özel hayatında dalgalanmalar yaşıyor. Okul takımındaki başarısı kendisine iyi bir üniversite bursu sunmuştu belki ama o kasabada kalmayı ve aile işini yürütmeye karar vermişti. Gençlik aşkı Jenna’nın kasabaya geri dönüşü kafasını allak bullak ediyor. İkili arasındaki etkileşim hikâyenin romantizm kısımlarını doldurmakta. Restoranda barmen olarak işe başlayan ama barmenliğe dair hiçbir tecrübesi olmayan Shawn, hikâyenin başlarındaki gizemli karakterlerden. Neden her şeyi bu kadar ayrıntısıyla öğrenmeye çalışıyor yoksa ailenin içine sızmayan bir ajan mı diye düşünürken ilerleyen bölümlerde o da ailenin bir parçası haline dönüşüyor. Ve tabii hikâyenin nevi şahsına münhasır karakteri Grady. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan bu uyuşturucu üreticisi, adım adım Buckley ailesinin başına büyük bir bela oluyor. En çok istediği şeylerden biri Harlan tarafından saygı görmek, bu olmayınca da yapacaklarının sınırı neredeyse yok. Her olayın sonucu domino taşı gibi art arda devrilme etkisi yaratırken Harlan’ın cool tavrı ve kendine özgü çözümlerle ilerlemesi görülmeye değer. Hatta bir bölümde oğlunun “bu yaşananlar seni etkilemiyor mu” sorusuna, “etkiliyor ama bu bana mani olmuyor” cevabı tam da bunu kanıtlar türden.

Dizide hikâye çoğu zaman sabun köpüğü misali ilerlediği için bir pembe dizi izlenimi yaratıyor. Eşi Cane’i kaybetmek istemeyen fakat onun hiçbir şeyi paylaşmayan tavırlarından rahatsız olan Peyton karakteri bir var bir yok. Büyükbaba Buckley’nin ölümünden sorumlu Parker ailesi de yüzeysel bir anlatımla ortaya çıkıyor. Ve tabii Owen kod adıyla uyuşturucu trafiğini yöneten, ezelden beri Buckley ailesinden nefret eden Şerif Porter da hikâyesini çok çabuk tamamlıyor. Daha derinlemesine yer verilebilecek olaylar çok hızlı ilerliyor ki bunun en büyük nedenlerinden biri de artık Netflix yapımlarında olmazsa olmaza dönüşmüş sekiz bölümlük sezonlar. Hâlbuki hikâye 16 bölüme yayılsa belki daha fazla detaya yer verilecek ve çoğu karakterle daha fazla bağ kurma şansımız olacak. Geçmişi sırlarla dolu bir aile varsa ben bir izleyiciyi olarak geri dönüşler de görmek isterim. Mesela büyükbabayı (ve hatta büyükanneyi) kanlı canlı görebileceğimiz geri dönüşler olsaydı Buckley’lerin aile dinamiklerini biraz daha öğrenmiş olurduk. (Bu işi en iyi yapanlardan biri Yellowstone ile Taylor Sheridan’dı. John Dutton’ın orta yaşlarına, Beth ve Rip’in gençliklerine yapılan geri dönüşler gerçekten çok güzeldi. Hatta onlardan bir mini dizi de çıkarsaydı ne iyi olurdu.)
Muhtemelen yakın zamanda yeni sezon onayı duyurulacak The Waterfront, aile dramlarını sevenler için birebir. Siz de vakit kaybetmeden Buckley ailesiyle tanışın. İyi seyirler.


















